Çareyi, eskileri ters yüz etmekte ve uyarlamaları yeniden uyarlamakta bulan Hollywood bu kez de 1977’de 2000AD dergisi için, John Wagner ile Carlos Ezquerra tarafından çizilerek ünlenip, ‘En İyi İngiliz Çizgi Romanı’ ve ‘Dünyanın En İyi Çizgi Romanı’ seçilen ‘Yargıç Dredd’i sürdü piyasaya. Çizgi romanı ve bilgisayar oyunlarıyla milyonların sevgilisi olan ‘Yargıç Dredd’, 85 milyon dolarlık bütçesi ve Sylvester Stallone, Armand Assante gibi isimleriyle dikkat çeken 1995 yapımı filmin ardından bir kez daha beyazperdeye çıkartıldı.
Sınır duvarlarının ötesi radyasyonun hâkimiyetindeki lanetli bir çöl; içiyse kesintisiz
beton… Mega binaların ağırlığı altında ezilen, kaosun hüküm sürdüğü Mega şehirde, Mega yıllar… Ve Adalet Sarayı’nın denetimindeki jüri-infazcı yargıçlar.
Suçluların robot gözlerle takip edildiği, mutantların ayrıcalıklardan yararlandığı bu düzende ‘Yargıç’ tarafından pratik usul infaz edilen suçluların sonu, ya şipşak ölüm ya da izo küpe gidiş.
Evsizleri, eski model araçları ve sefalet içindeki insan manzaralarıyla hiç de iç açıcı olmayan bu atmosferin en karanlık yönü 35 bin kişinin barındığı Mega binalardan biri olan Peach Treese. Bu büyük yaşam merkezinin belalısı da yüzündeki yarayla sert bir görünüm sergilemeye çalışan eski fahişe, yeni patroniçe Ma-Ma… Sınav görevine çıkan mutant Anderson ve ‘Yargıç Dredd’i, acımasız Ma-Ma’yla karşı karşıya getiren ise Ağır Çekim(SLO-MO) denilen bir madde. Devamı filmde…
‘Kapalı bina’ ve ‘bol kan’ olgularıyla, kısa bir süre önce vizyona giren ‘Baskın’ filmini hatırlatan ‘Yargıç Dredd’, tema olarak da aynı doğrultuda. Tabi Amerikan çekimi olduğundan daha bir gösterişçi.
Ağır çekimlerdeki görselliği ve klasik dövüş yerine makinelerin konuştuğu sahneleriyle ‘Baskın’dan ayrılan film, hangi dönemde olunursa olunsun adaleti sağlamak ve korumakla görevli kişiler arasından da yozlaşmışların çıkabileceğini teknoloji dilinin yardımıyla aktarma peşinde. Ancak bunu yaparken, çıplak elle kavga yerine silahları konuşturduğundan birebir dövüş sahnelerindeki heyecanı burada yakalamak ve sahnelerdeki insani ilişkinin derinine inmek mümkün değil.
Zaten ‘Yargıç Dredd’in insani yönü film boyunca pek verilmemiş. Bu bakımdan da ilk ‘Yargıç’ uyarlamasının gerisinde kalıyor. Stallone’nin yüzünü bolca gösteren 1995 yapımı ‘Yargıç’taki doğallıktan, olayların derinine inen bol konuşmalardan ve insani iletişimden bu filmde eser yok.
Öyle ki, gri tonların hâkimiyetindeki ortamla gayet uyumlu olan robot görünümlü ‘Yargıç Dredd’in insan olduğundan bile şüphe duyulabilir. Neyse ki, mutant Anderson onun beyninde geçmişine dair kararsızlıklar yakalar da yarası anında iyileşen, yüzünü görmeye hasret kaldığımız Dredd hakkındaki tereddütlerimiz kaybolur.
Aksiyon yönünden doyuruculuğu yakalayan, yargıçlığa kabul sınavıyla suçlu infaz olayının aynı anda yürütüldüğü ‘Yargıç Dredd’in mantıksızlıkları da diz boyu.
Açılışındaki sahnelerin hiçbir yere bağlanmadığı filmde radyasyonun duvarla sınırlanma olayı tam bir komedi. Demek ki, dünya atmosferinde yok olmayan ve dünyayla birlikte dönerek her tarafı etkilediği söylenen radyasyon bu hayali dünyada duvarla sınırlandırılabilmiş! Bu bilimselliğin ötesinde bir de düşünce okuma olayı var. Kaskın beyin dalgalarını okumaya engel olduğunu söyleyen mutant Anderson nasıl oluyor da karşısına çıkan yargıcın kasklı kafasının içindeki gerçek niyetini anlayabiliyor?
O kadar gelişmiş teknoloji ve uçan devriyelere sahip adalet güçlerinin binanın balkonunu kullanmak yerine postacı edasıyla kapıyı çalıp içeriye girmeyi beklemeleri ise kesinlikle akılla bağdaşmıyor. Aynı şekilde eli silahlı bücürlerle karşılaştığında Dredd’in ve çırağı Anderson’ın sergilediği acemilik de… Sırf aksiyona odaklanıp inandırıcılığı bir tarafa atan yapımda, benzer durumlar pek çok ama hepsini verecek olursak filmi tamamen deşifre ederiz.
Genel anlamda görünen o ki, yönetmen Pete Travis, çizgi romanın ruhunu değiştirmemeye soyunurken hem filmin ruhunu hem de izleyici mantığını tamamen göz ardı etmiş.
Gelelim çizgi romandan beyazperdeye geçen ‘Yargıç Dredd’in özüne… Evsizlerin ve uyuşturucu dünyasındakilerin para uğruna ne derece aşağılandıklarını, vahşileştiklerini kabaca resmeden yapım, kadın olgusundaki gücü de hem Ma-Ma karakteri hem de mutant Anderson aracılığıyla aynı tarzda aktarmaya çalışmış. Erkeklerin dünyasında var olma mücadelesi veren bu iki kadının yolları farklı olsa bile nihayetinde hedefleri, kendilerini ispatlamak.
Karl Urban’ı robotlaştıran yapımda, yüzü en bol görünen olduğundan mıdır nedir, Ma-Ma’yı canlandıran Lena Headey öne çıkan karakter.
Onun sayesinde biraz şenlenen ‘Yargıç Dredd’, bana göre ilk uyarlamasından daha az keyifli. Ama izleyeni bilgisayar karakterlerinin sanallığına taşıyan bu duygudan yoksun versiyon tutarsa, ki özellikle şiddeti ve teknolojiyi bir arada sunduğundan gençlerin ilgisini çekip tutacaktır, devamı da gelecektir.
Anibal GÜLEROĞLU
guleranibal@yahoo.com
www.twitter.com/guleranibal
Dijital basında 2023’te en çok konu olan...
MİCHAELA ASTRO'DAN YILBAŞI RİTÜELLERİ
Güney Kore'den yeni bir akım!
Emeklilerin işe geri dönme olasılığının...
TRT World Forum 2023” İçin Geri Sayım Başladı
Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce Konferansı...
Seçim döneminin “sahte haber karnesi” yayımlandı
Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde ayrıntılar...
Bu habere yorum yapan ilk siz olun!