Yaşama ilk merhaba yuvada, asıl merhaba okulda oluyor... İlkokuldayken; öğretmenimin çocuğunu kıskanıyordum, o çocukla öğretmenimi paylaşmayı istemiyordum... Bütün çocuklar gibi;
‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna
“Öğretmen” olacağım diye cevap veriyordum.

Bütün çocuklarla teker teker, baba şefkatiyle ilgileniyordu
“Hüseyin Til”. Fasulyelerle yazı yazdırıyor, hep gülüyordu yüzü... Biz onun gonca gülleriydik... Kimin ateşi yükselse, kim ağlasa, kim üşüse hep yanındaydı öğretmenimiz... Bütün çocukları kıskanırdım.. O zamanlar karışıktı ortalık! O karışıklıkta bizim kafamızı hiç karıştırmadığını, 1 yıl sonra sürgüne gönderildiğini, büyüyünce anlayacaktım...
Sonraki yıl; bize babalık yapan pos bıyıklı 'Yaşar Çiftçi'yi de aynı şekilde sevmiş, onun okuldan gönderildiği gün, yine kırk çocuk, babamızı kaybettiğimizi düşünerek ağlamıştık. O, her bulduğu boşlukta, bize ailenin önemini anlatan, saygıyı sevgiyi anlatan bir babaydı.
Üçüncü yıl; genç bir kızla tanıştık. Adı; 'Yaşar Atik'ti. Vekil öğretmendi. İdealleri olan, gözü kara, güler yüzlü, sevecen bir anneydi bizim için... Korumayı, kollamayı öğretirdi... Nasıl korunacağımızı, nasıl birlik olacağımızı, nasıl sorgulayacağımızı öğretiyormuş o yıllarda... Bunun ayrımına o zamanlar varamamış, büyüdükçe anlamıştım. Yıllar sonra onunla tesadüfen sanal ortamda karşılaşmış, karşılıklı ağlaşmıştık... Sevinç gözyaşlarıydı, özlemle buluşma gibiydi karşılaşmamız... O, Ankara’dan özlem dolu sevgiler gönderirken, Antalya’dan onun yüreğine, özlemlerine ne kadar ulaşabildim bilemiyorum, benim yüreğim o gün, 3.sınıfa gitmiş, onun kollarında hissetmiştim kendimi. Tıpkı küçük bir çocuk gibiydim o gün. Oysa ne kadar da büyümüştüm.
Ben hep büyümeyi, öğretmen olmayı istiyordum. Öğretmenlerim öyle güzeldi ki, onlar gibi olmayı aklıma koymuştum. Fakat onların gidişleri niyeydi bilemiyordum? Ben de, arkadaşlarım da bilemiyorduk o yıllarda. Niçin böylesi güzel insanlar bizi bırakıp gidiyordu ki?
Dördüncü yıl, “Nimet Atmaca”yla tanıştık. Hamileydi, hep ayakta, hep kara tahtanın başında, hep sıralar arasında dolaşır, teker teker bizi yoklardı.. Alerji olmuştum, aniden kıpkırmızı olmuştu bütün vücudum, ateşim yükselmişti! O’nun beni hastaneye yetiştirmesini hiç bir zaman unutamadım... O’nun zor bir hamilelik geçirdiğini, sık sık rahatsızlandığı halde, bize ders vermeye çalıştığını, bizleri doğacak bebeği gibi sevdiğini, bizi geleceğe hazırladığını büyüdükçe anlayacaktım..
Biz aynı kadro sınıflarımızı geçiyor, bilgimize bilgi ekliyorduk... Fakat öğretmenlerimiz her yıl değişiyordu. Beşinci yıl, “Sevgi Özbulut”di öğretmenimiz. Bizi evinde ağırlayan, pastalar börekler yapan, hepimiz için ayrı ayrı hediyeler alan, her gün birimizi sevindiren bu öğretmenimiz, derste sıkılırsak, bize bir türkü söyler, türkü söyletir, dağıtırdı sıkıntımızı.
Ben de Başöğretmen Atatürk'ün eğitim ordusunda öğretmen olacak, karanlıklara ışık tutacak, görmeyenlere göz, duymayanlara kulak, savrulanlara rehber olacak, öğrencilerimin gönlünde yaşayacaktım. Ama olamadım... Büyüdükçe; öğretmenliğin zor iş olduğunu, fedakarlık istediğini, ek işler yapmayı gerektirdiğini, gönülden olmazsa olmayacağını, idealleri peşinde sürgüne gönderileceğini anladım... Sürgünleri ise yüreğimde yaşadım.
Tüm öğretmenlerimin ve öğretmenlerimizin gününü kutluyor, ellerinden öpüyorum.
Seray DEREN
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir, teşekkür ederiz.
Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!